resim
Victor James Osimhen
Takım:Galatasaray
Mevki:Santrfor
Yaş:27
Boy:1.86
Uyruk:Nijerya
  • 6479
    --- alıntı ---

    kimse benim adımı bilmemeliydi.

    bunu okuyor olman bile tanrı’nın lütfunun bir kanıtı.

    annem ben henüz bebekken öldü. sanırım 3 yaşındaydım. onu hatırlayacak kadar büyük değildim. onunla ilgili aklımda kalan tek şey, beni kollarında tutması.

    ben, 6 kardeşim ve babam; lagos’ta bir gecekondu mahallesinde, tek odalı bir evde yaşıyorduk. mahallemin adı olusosun, belki duymuş olabilirsin. afrika’nın en büyüğü olan, meşhur bir atık alanının hemen yanında. oraya günde 10.000 ton çöp döküldüğünü söylüyorlar. kimyasal atıklar. kırık televizyonlar. aklına gelebilecek her şey.

    işte orası benim arka bahçemdi.

    futbol oynamaya başladığımda ve krampona ihtiyacım olduğunda arkadaşlarımla çöplüğe iner ve aramaya başlardık.

    ‘hey, yırtık bir nike buldum! sol ayak! 40 numara!!’

    (bir saat sonra)

    ‘hey, bir tane puma buldum!!! sağ ayak!! 38 numara!!

    idare eder. aramızda paylaşabileceğimiz bir çift kramponumuz vardı.

    mahallemizdeki çoğu insan atık alanında bulduğu çöpleri satarak geçiniyordu ama küçüklüğümde babam şöförlük yapardı. annem öldükten sonra bu işi kaybetti ve bir karakolun mutfağında bulaşıkçı olarak çalışmaya başladı. ama bu iş kiramızı ödemek için yeterli değildi. yaklaşık 12 yaşındayken bir geceyi hatırlıyorum; ev sahibi artık sabrını yitirmişti ve dairemizin elektriğini kesti. tek bir odada, yedi kişi, televizyon yok, ışık yok, kapkaranlık. dışarı çıktığımı hatırlıyorum; bir bataklığın yanına oturdum, gerçekten bir bataklık, ve ağlamaya başladım.

    tanrı’ya sordum, ‘bu nasıl bir hayat???’

    o zamanlarda aileme yardımcı olmak ve eve ekmek getirebilmek için futbol oynamayı bırakmıştım. kız kardeşlerim portakal satıyordu. bir markette falan değil, sokakta. lagos’ta trafik çok yoğun olduğu için, yol kenarında bekleyip arabaların arasında koşarak meyve ve su satıp para kazanabilirsin. ben çok hızlı olduğum için su satmakta iyiydim. su satarken on ikilik bir koliyi başına koyar, birinin korna çalmasını ya da el sallamasını beklersin. sonra ışık yeniden yeşile dönmeden arabaya doğru depar atarsın.

    kendi kendime, ‘gördükleri en hızlı çocuk olacağım,’ diye düşünürdüm.

    aslında bundan keyif bile alıyordum. bu benim için antrenman gibiydi.

    bazı günler eve o kadar yorgun gelirdim ki kız kardeşlerime sorardım, ‘yarın sizinle portakal satmaya gelsem olmaz mı?’

    büyük kardeşim andrew, en zor iş onundu. sabah 3’te kalkar ve sokakta spor gazeteleri satardı. bazen eve getirdiği gazetelerin kapaklarında drogba veya zlatan’ı görür ve onlara hayran kalırdım. onlar başka bir dünyada yaşıyor gibiydi. benim için futbol sadece çalışmıyorken yaptığım bir şeydi. ve ben hep çalışıyordum.

    eğer bir yerde para kazanılabiliyorsa, ben oradaydım. hatta bir tv programına bile çıktım. bir aile bilgi yarışması gibi bir şeydi ve programın sonunda seyircilerin arasından insanları sahneye davet ettiler. tanrı’ya şükür, ben çağırıldım ve başarılı oldum. canlı yayında yaklaşık 10.000 naira kazanmıştım.

    o ana kadar elimde daha fazla para tutmamıştım.

    yaklaşık 8 dolardı.

    ertesi gün okulda arkadaşlarım bana biraz takılıyorlardı.

    dün televizyonda canlı yayındaydın, bugün okuldasın. ne iş?

    ama benim umrumda değildi. ben ekmeğimin peşindeydim. birkaç yıl boyunca lagos’ta bir papaz için çalıştım. çok ünlü biriydi. hatta televizyonda bile çıkıyordu. kilisede küçük bir dizüstü bilgisayarları vardı ve benim işim insanlara bültene kayıt olmaları için e-posta adreslerini yazdırmaktı. her 10 e-posta için yaklaşık 10 cent’e yakın bir para alıyordum. o kadar iyiydim ki, belki senin bile e-postanı almışımdır.

    ‘aa? bu ne? abonelikten çık!’

    bir süre sonra terfi ettim ve papazın incil çalışma kitaplarını sokakta satmaya başladım. kitabın adı “rhapsody of realities.”’di. sınıf arkadaşlarım sokakta yanımdan geçip gülüyordu , ‘daha dün televizyondaydı, bugün de incil mi satıyor? ne alaka??’

    kazandığım her şeyi yemek ve kira için kardeşlerime veriyordum. çoğu gece kilisede uyuyordum. evimizin neredeyse çatısı bile yoktu. ev sahibinin onaracağını söylediği ve çökmek üzere olan bir çatısı vardı evin.

    bir gün eve birkaç adam yolladı ve çatıyı götürüp bir daha geri getirmediler! hala çatıyı onarmasını bekliyoruz! 13 yıl geçti! (ben herkes için dua ediyorum, gerçekten ediyorum. ev sahipleri dışında. onları dualarımda nedense hep unutuyorum.)

    benim için legal bir işin varsa, ben onu yapardım. kız kardeşim bana eski telefonlarını verirdi. o kırılmış, rezil telefon vardır ya; bana gelen telefon hep o olurdu. gece saat 2’de bile bir iş için telefonumu arasaydın, açardım.

    drenaj kuyusu iși bile yapıyordum. ne olduğunu biliyor musunuz? avrupa’da pek yok. ama afrika’da, kazdığın kuru bir kuyu gibi bir şey. birinin merdivenle kuyunun çok derinlerine inmesi gerekir. bir diğeri de yukarıda, karanlık deliğin içine bakarak durur ve ‘aşağıda her şey yolunda mı kardeşim?’ diye bağırır.

    ben yukardaki adam değildim.

    diğer adamdım.

    pis iş.

    yaklaşık 2 yıl boyunca, sadece kilisenin takımında futbol oynadım. 15 yaşımdayken bir gün arkadaşlarımla oynuyordum ve birisi, ‘super eagles’ın gelecek hafta lagos’ta olacağını duydun mu?’ dedi.

    ‘nerede?’ dedim.

    otobüsle yaklaşık 90 dakika uzaklıktaydı ve hiç param yoktu. bu yüzden otostop çekerdim. lagos’ta danfo denen sarı minibüsler vardır. mahalle otobüsü gibidirler. şoförleri çılgındır. çocuksan ya da bir molaya ihtiyacın varsa, insanlar seni alıp kucağına oturtur. eğer gerçekten denersen tek bir minibüse 20 kişi sığdırabilirsin. ben de birinin dizine oturur, beni bir sonraki durakta indirmesini isterdim. sonra bir sonraki durak. sonra bir sonrakinde.

    sonunda stadyuma varmıştım ve burada u17 antrenörlerine kendini göstermeye çalışan yaklaşık 300 çocuk vardı. o kadar fazla çocuk vardı ki top kullanamadılar. sadece herkesi koşturabildiler, yavaşsan seni eliyorlardı.

    hayatım pahasına koştum.

    günün sonunda bana, ‘yarın yine gel.’ dediler

    ve yeniden hayatım pahasına koştum.

    bu böyle aylarca devam etti ve sonunda topla oynayabildik.

    o kadar iyi oynuyordum ki. başardığımı biliyordum. üç ayın sonunda, yaklaşık 30’umuza, ‘yarın son seçme için gelin,’ dediler.

    antrenman sonrası hepimizi topladılar. 30 kişi arasından 27 ismi çağırdılar.

    sadece 3 kişi dışarıda kalmıştı.

    ben de onlardan biriydim.

    antrenöre bana bir cevap vermesi için yalvardım.

    bana ’sadece teknik bir karar, üzgünüm.’ dedi.

    bütün emeklerim bir anda boşa gitmişti. üç ay süren sıkı çalışma… yok olmuştu. eve dönerken, birinin kucağında otobüste giderken ağlamaya başladığımı hatırlıyorum

    adam bana, ‘ne oldu?’ dedi.

    ben de, ‘uzun hikaye,’ dedim.

    ‘peki neden ağlıyorsun?’

    ‘ben futbolcuyum. yani… olmaya çalışıyordum.’
    https://gss.gs/btX.png

    çoğu çocuk bu noktada bırakırdı. ama futbola o kadar derinden aşıktım ki bırakamazdım. kendi kendime çalışmaya devam ettim, aylar geçti. derken bir gün biri bana, ‘millî takım iki hafta sonra tekrar lagos’a geliyor,’ dedi.

    ben de, ‘ne zaman gelirlerse gelsinler, beni ara,’ dedim.

    o gün geldi ve işten çıkar çıkmaz koştum, otobüse bindim ve doğruca stada gittim. vardığımda…

    600 çocuk vardı. herkes yalvarıyor, itişiyor, antrenörlerin gözüne girmeye çalışıyordu.

    o kadar çok çocuk vardı ki, antrenör emmanuel amunike mikrofona çıktı ve şöyle dedi: ‘hepinizi bugün göremem. bu imkânsız. iki hafta sonra abuja’da olacağız. eğer iyi olduğunuzu -gerçekten çok iyi olduğunuzu- biliyorsanız; abuja’ya gelin ve beni orada görün.’

    abuja arabayla 9 saat uzaktaydı. ve benim arabam yoktu. mahalleden tanıdığım, adına belki ‘menajer’ denebilecek bir adam vardı. ama daha çok mahalle menajeri gibiydi. ona, ‘her şey bitti,’ dedim.

    iki hafta sonra beni aradı ve, ‘bir araba ödünç aldım. hadi gidelim,’ dedi.

    ben de, ‘nerede kalacağız?’ dedim.

    o ise, ‘merak etme, abuja’da bir kardeşim var,’ dedi.

    yola çıkmamız gereken sabah, çok gergindim. daha önce hiç şehrimden ayrılmamıştım. orası güvenliydi, rahattı. dört saat geçti ve o mahalle menajeri beni aramaya başladı.

    ona, ‘boş ver. hiçbir yere gitmiyorum. burada iyiyim.’ dedim.

    tam o sırada babam olup biteni duydu ve, ‘gitmelisin’ dedi.

    uzun bir konuşma yapmadı. sadece, ‘gitmelisin’ dedi.

    ve onun haklı olduğunu biliyordum. bir sırt çantasıyla evden çıktım; iki parça kıyafetim vardı. üzerimde giydiklerim ve çantamdaki yeşil forma. uğurlu yeşil. hayal edebileceğin en eski arabayla abuja’ya doğru yola çıktık ve gece yarısı vardık.

    ertesi sabah güneş doğduğunda, hayali olan bir milyon çocuk gördüm.

    belki bir milyon abartıydı ama çok da değil. stadyumun dışında en az 900 çocuk bekliyor olmalıydı. ilk gün sahaya bile çıkamadım. ikinci gün ise antrenörlerden biri sonunda beni işaret etti.

    ‘yeşil forma. hadi. 15 dakikan var’

    onlara bir şey göstermek için 15 dakika. hayatımı değiştirmek için 15 dakika. onları etkilemenin tek yolunun koşmak olduğunu biliyordum. bu yüzden kan ter içinde kalana kadar koştum.

    15 dakikada 2 gol attım.

    belki bir şansım vardır diye düşündüm. ama sonra antrenörler mikrofona geçti ve kalabalığa seslendiler. bazı isimler okundu, ama benim adımı duymadım. herkes otoparka doğru yürümeye başladı.

    hayalim bitmişti. arabaya binmek üzereydim ki bağırışlar duydum.

    ‘hey! hey! yeşil formalı!’

    ha???

    arkamı döndüm; bazı çocuklar bana el sallıyordu.

    filmlerdeki gibi göğsümü işaret ettim.

    ben mi???

    arkamı kontrol ettim.

    ‘yeşil formalı!’

    uğurlu yeşil.

    koşarak geri gittim ve dediler ki: ‘hey, antrenör seni görmek istiyor. takım doktoru, iki gol atan çocuğun sen olduğunu söylemiş. o çocuk sen misin?’

    ‘benim!!! o çocuk benim!!!’ dedim.

    tekrar stada girdim; doktor beni işaret ediyor, iki parmağını havaya kaldırıyordu.

    ‘bu çocuk,’ dedi.

    iki parmak beni kurtardı.

    takım doktoru bunu yapmasaydı, bugün burada olmazdım. büyük ihtimalle bir kuyunun dibinde olurdum.
    hayatımı değiştirmek için 15 dakika. onları etkilemenin tek yolunun koşmak olduğunu biliyordum. bu yüzden kan ter içinde kalana kadar koştum.

    yine de seçmeler bitmedi; devam etti, uzadı. ‘seçilen’ oyuncular takımla birlikte bir otelde kalıyordu. ama ben hâlâ menajerimin kardeşinin evinde kalıyordum. çocuklarını okula götürmelerine yardım ediyordum, ortalığı toparlıyordum. o kadar utangaçtım ki, eşinin sofraya koyduğu yemeğin benim için olduğunu bile anlamamıştım. antrenmandan eve gelirdim, yemeği görürdüm ve artan yemekler sanırdım. ekmeğin bir parçasını koparıp evin arkasına çıkar, gizlice yerdim.

    bir gün eşi yemek yaparken bana, ‘ne oldu? yemeği beğenmedin mi?’ dedi.

    ben de, ‘bu… benim için mi?’ dedim.

    o da, ‘ne? evet, tabii ki! açlıktan ölüyorsundur!’ dedi.

    nihayet gerçekten takıma girdiğimde ve bana otelde bir yatak verdiklerinde, ona şunu söyledim: ‘teşekkür ederim. beni kurtardın. senin için her zaman dua edeceğim. artık benim ailemsin.’

    hayatım çok hızlı değişti. asla unutmayacağım; antrenmanları u-9 takımıyla yan yana yapardık ve küçük çocukların hepsi beni izlemeyi severdi. bana ‘taiwo awoniyi’ derlerdi.

    taiwo benden birkaç yaş büyüktü ve onun gibi oynadığımı söylerlerdi. onun lakabını almak benim için büyük bir onurdu.

    bir sonraki yıl şili’de düzenlenen u-17 dünya kupası’na gittik ve adeta patladım. 7 maçta 10 gol attım ve gol krallığı’nı kazandım. dünya şampiyonu olduk. kimse beklemiyordu. ben bile beklemiyordum. dünya kupası’ndan döndüğümde bana biraz para verdiler. nihayet milyoner olmuştum, ama naira milyoneri. yani birkaç bin euro. kız kardeşlerimi aradım ve, ‘hepinizi tek odalı bir evden iki odalı bir eve taşıyorum. her şey halledildi. sizden tek isteğim, beni dualarınıza katmanız,’ dedim.

    dualar işe yaramış olmalı.

    birkaç yıl sonra wolfsburg’a imza attım ve hayallerimde bile görmediğim kadar fazla parayla kutsandım. telefonda banka uygulamasını sürekli yenilediğimi hatırlıyorum. yenile. hâlâ fakir. yenile. hâlâ fakir. yenile… ve sayı değişti. rakam büyüdü. gerçek gibi değildi. çıldırmıştım. gerçekten. etrafımda zıplayıp duruyordum.

    iki yıl önce, 10 sente su satıyordum.

    iyi bir günde belki 2 dolar kazanırdım.

    şimdi telefonda, ekranda bir milyon gördüm.

    gözlerimi sildim.

    rüya mı görüyorum?

    yenile. yenile. yenile.

    hayır, gerçekti.

    dizlerimin üzerine çöktüm ve tanrı’ya şükrettim.

    babamı aradım, ‘artık ev sahibine ödeme yapma konusunda endişelenmene gerek yok. seni ev sahibi yapıyorum.’

    hatta babam için bir şoför bile tuttum. yaşlanıyordu ve kalp sorunları vardı. ama o kadar gururluydu ki bana, ‘buna ne ihtiyacım var? ben zaten şofördüm! paran sende kalsın!’ dedi.

    ben de, ‘ama bu adamın da bir işe ihtiyacı var,’ dedim.

    o da, ‘peki. tamam. onu yanımda tutarım, maaşını sen ödersin. ama arabayı ben kullanırım,’ dedi.

    şoför yolcu koltuğunda otururken, babam direksiyon başında dolaşırdı; adeta sağ kolu gibi. tek yapmak istediği şey, eski dostlarıyla polis karakolunda takılmaktı.

    wolfsburg’dan birkaç yıl sonra lille’e transfer olduğumda, sağlığı iyice bozulmaya başladı. sürekli uzaktaydım. sonra covıd’in başlarında hastaneye kaldırıldı. ben fransa’da, tamamen yalnız kalmıştım. futbol durmuştu. havalimanları kapalıydı. nijerya’ya özel bir uçuş ayarlaması için menajerimi arayıp duruyordum. hatta havacılık otoritelerinden iniş izni bile almıştım. tek ihtiyacım olan şey, kulübün ve menajerimin gitmeme izin vermesiydi

    bekliyordum, bekliyordum, bekliyordum.

    o ise giderek kötüleşiyordu.

    sonra paniklemeye başladım. her saat başı arıyor, yalvarıyordum.

    ama işte o zaman futbolun karanlık yüzünü anlamaya başladım. iş tarafını.

    olay şu ki, beni satmak istiyorlardı. bir transfer konuşuluyordu. bu yüzden eski menajerim bana sürekli, ‘işler karmaşık. bekle. sadece bekle,’ diyordu.

    delirmek üzereydim. uyuyamıyordum. bir sabah uyandım ve duş almak için telefonumu aşağıda bıraktım. asla unutmayacağım; duştan çıktım, yatağımın yanında her zaman duran annemin bir fotoğrafı vardı. fotoğrafa baktım ve içime bir his çöktü. ağlamaya başladım. şunu düşündüm: bir şeyler yolunda değil. hiç değil.

    aşağı indim ve ailemden 20 cevapsız arama olduğunu gördüm. kardeşimi facetime’dan geri aradım ve bana, ‘kaybettik’ dedi.

    sonra kamerayı çevirdi ve babamı gösterdi.

    ‘veda etmen lazım…’

    telefonu fırlattığımı hatırlıyorum; tamamen kontrolümü kaybettim. evin altını üstüne getirdim. her şeyi kırdım döktüm. kendimde değildim. çıkardığım gürültü yüzünden komşularım kontrol etmeye geldi. komşularımı çok severim; fransa’da yalnızken benim için bir aile gibiydiler. adam beni sakinleştirmeye çalışıyordu, yaşamak için hâlâ çok şey olduğunu söylüyordu.

    o gün 6–7 saat boyunca yanımda kaldı ve muhtemelen aptalca bir şey yapmamı engelledi.

    içimi en çok acıtan şey suçluluk duygusuydu. çünkü babamın bütün çocukları ve torunları yanındaydı.

    yanında olmayan tek kişi bendim.

    çok öfkeliydim. patladım.

    şöyle düşündüm: ‘eğer futbol buysa, ne anlamı var? ben sadece ailemin yanında olmak istiyorum.’

    eski menajerimi aradım ve, ‘babamı defnetmeye gidebilir miyim?’ dedim.

    o da, ‘git. ama cuma günü geri dön,’ dedi.

    ‘cuma mı? futbolun cehenneme kadar yolu var,’ diye düşündüm.

    eve uçtuğumda, belki de bir daha asla futbol oynamayacağımı gerçekten düşündüm. her şeyden tiksinmiştim.

    insanlara hep söylerim: ‘her şeyi gördüm, kardeşim. gerçekten her şeyi gördüm.’

    ama bunu söylediğimde ne demek istediğimi tam anlamıyla anlamıyorlar.

    sadece bir çöplüğün yanında büyümekten bahsetmiyorum.

    elektriksiz büyümekten de bahsetmiyorum.

    gerçekten kaybetmekten bahsediyorum. bu çok derin bir şey.

    lille’den ayrıldığımda kaybolmuştum.

    napoli’ye geldiğimde ise kendimi yeniden buldum. bu şehre, taraftarlara ve takım arkadaşlarıma hayatımı tersine çevirdiği için teşekkür etmem lazım. geldiğimde yaptığım ilk toplantıyı hatırlıyorum; hocaya, sayın spalletti’ye şunu söyledim:
    ‘iyi değilim. şu an çok öfkeliyim. çok üzgünüm. kafam yerinde değil.’

    ama o benim için bir baba gibiydi. bir şeyi doğru yapmadığımda yakama yapışırdı. ama ruhunun derinliklerinde bana inandığına yemin edebilirim. dünyanın en iyisi olabileceğimi düşünüyordu.

    bir maçta 2 gol atardım; soyunma odasında yanıma gelir, benimle kafa kafaya gelirdi. sana bir şey söylemek istediğinde, başını seninkine çok yaklaştırır, neredeyse fısıldardı…

    ‘cazzo!! bugün 4 tane atabilirdin. yarın sana videoyu göstereceğim.’

    ilginç olan şu ki, ben geldikten sonra eski çekirdek kadroyu kaybetmiştik. koulibaly, ınsigne, mertens… hepsi ayrılmıştı. ama 2022–2023 sezonunda kvara’yı, raspa’yı ve kim min-jae’yi aldık ve herkes, ‘hmm… enteresan,’ diye düşünmüştü.

    sezona öyle muhteşem bir futbolla başladık ki, hep şunu söylerim: antrenman sahasına nineler gelmeye başladı. napoli’de ne kadar iyi gidiyorsan, sahada gördüğün insanlar o kadar yaşlı olur. ilk başta sadece taraftar grupları gelir. gençler. sonra gençler ve babaları. sonra oğul, baba ve dede. ama napoli’de ligde zirveye çıktığında, bir anda tekerlekli sandalyedeki nineler bile antrenman sahasına gelmeye başlar.

    bana, ‘senin için dua ediyorum evladım,’ derlerdi.

    ‘teşekkür ederim,’ derdim.”

    “maradona gibi oynamak zorunda değilsiniz. çünkü kimse onun gibi oynayamaz. biz sizden sadece bu forma için koşmanızı ve ter dökmenizi istiyoruz.”

    ligde 8 puan öndeydik ve yavaş yavaş, ‘tamam, bu iş oldu,’ diye düşünmeye başladık.

    bu çok doğal. normalde antrenmanlarda asla şakalaşmayız, çünkü spalletti buna izin vermez. ama o gün biraz fazla özgüvenliydik. aramızda maç yapıyorduk; millet kendini yere atıyor, abartıyor, bağırıyordu: ‘faul! hakem! hey!’ herkesi güldürmek için eğleniyorduk.

    spalletti oyunu durdurdu ve yardımcılarına, ‘kaleleri kaldırın,’ dedi.

    herkes bakakaldı: ‘ne?’

    ‘kaldırın onları!!!!’

    top olmadan 30 dakika koştuk.

    ertesi gün antrenmanda yine soyunma odasında gülüşüyorduk.

    sahaya çıktık… top yok.

    ‘koşun.’

    ‘mister…’

    ‘ben dur diyene kadar koşun!!!!!’

    ‘mister, lütfen…’

    ‘koşun!!!!!’

    hep birlikte kaptan di lorenzo’nun yanına gittik. o da,
    ‘çocuklar, size ne diyebilirim ki?’ dedi.

    sonunda hocadan özür diledik; neredeyse diz çökmüştük. o ise hiçbir şey söylemedi.”

    “‘cazzo!!!!!! koş!!!!!’

    iki gün boyunca top yüzü görmedik.

    o güzel futbol topunu yeniden gördüğümüzde, mutluluktan ağlayabilirdik.

    bir daha kimse şaka yapmadı.

    zaten şikâyet etmeye de hakkımız yoktu; çünkü o dönemde mr. spalletti ofisinde uyuyordu. küçük bir yatak kurmuştu. askeriye gibi. evde onu bekleyen bir eşi vardı ama beş ay boyunca orada yattı.

    büyük maçlardan önce bize hep şunu söylerdi:
    ‘şampiyonluğu kazanırsanız ne olacağını anlamıyorsunuz. ben… benim adım belki 2–3 yıl konuşulur. ama siz oyuncular… sizin adınız, yaşlanıncaya kadar konuşulacak.’

    herkes bana hep şampiyonluğu garantileyen attığım son golü soruyor. evet, bir gol attım. inanılmazdı. ama deplasmandaydık. ne olduğunu, ne başardığımızı; şehre dönüp insanların duygusunu görene kadar tam olarak idrak edemedik. bunu kelimelerle anlatmak mümkün değil. sana en yakın şöyle anlatabilirim…

    şampiyon olmadan hemen önce, tesisimizin dışında büyük bir taraftar kalabalığı vardı. arabayı durdurup insanlarla tokalaştım. oğluyla gelen bir adam, telefonunu kaldırmıştı. bana bir video göstermek istiyordu. maradona’nın olduğu zamanlardan bir videoydu. 80’lerden. adam tek kelime ingilizce bilmiyordu. gözleri doluydu.

    ‘ne diyor?’ diye sordum.

    birisi gelip çevirdi.

    ‘bin yıl boyunca sizi hatırlayacaklar. hepimiz toprak olduğumuzda bile sizi hatırlayacaklar.’ dedi.

    işte bu yüzden futbol oynuyorum. bu his için.

    bir kupa kazanmak başka bir şey…

    napoli’ye 33 yıl sonra ilk kez bir scudetto kazandırmak ise tarihtir.

    seçtiğim takımları buna göre seçiyorum.

    napoli’den ayrıldığımda kaç kişinin bana, ‘türkiye’ye gitme. delirdin mi?’ dediğini biliyor musun?

    eski bir menajerim bile bana, ‘hayır, hayır, hayır. oraya gitme. akıllıca bir hamle değil,’ dedi.

    ama ben kafamla değil, kalbimle düşünürüm. galatasaray’da oynamak istiyordum. napoli’de yaşadığım o duygudan sonra, herhangi bir kulübe nasıl gidebilirim? imkansız. sıkıcı…

    dünyanın en tutkulu ilk 3 kulübünden birine gitmek istiyordum. beni gerçekten anlayan insanların onlar olduğunu düşünüyorum. futbolu başka türlü yaşayanlar. bir iş olarak değil, bir aşk hikayesi olarak.

    imza atmadan önce okan buruk’la telefonda konuştuğumda bana şunu söyledi:
    ‘sana bir insan olarak, bir teknik direktör olarak ve bir baba olarak seni kulübümde istediğimi söylemek için buradayım. ve biliyorum ki bu taraftar seni çok sevecek. senin için her şeyi yapacaklar. zor bir dönemden geçtiğin zamanlarda bile bu kulüp arkanda olacak.’

    türkiye’ye giden uçağa binmeden önce her şeyi tanrı’nın ellerine bıraktım.

    uçak indiğinde, gecenin bir yarısı, beni bekleyen 3 bin galatasaray taraftarı vardı. özel bir havalimanında. uçağımı havadayken takip ediyorlardı!! insanlar beni kollarını açarak karşıladı. bu his paradan daha değerli.

    inanmıyorsan, git van dijk’e sor. liverpool’la oynadığımız şampiyonlar ligi maçından sonra onunla konuşuyordum, bana, ‘adamım, bu nasıl bir atmosfer böyle!?’ dedi.

    ben de ona, ‘kardeşim, dürüst olayım; buraya hiç gelmemiş olsaydım ve biri bana anlatıyor olsaydı, buna inanmazdım,’ dedim.
    https://gss.gs/2Mx.png

    imza attığımda herkes, ‘ne yapıyor bu? galatasaray’a neden gidiyor?’ dedi.

    ama hikayemi biliyorsan, bu sorunun cevabını zaten biliyorsun.

    u-17 dünya kupası’nda gol kralı olduğumda bir muhabir bana şunu sormuştu:
    ‘yoktan geldin. artık herkes seni tanıyor. ne başarmak istiyorsun?’

    cevabım, 15 yıl önce kuyunun dibinde verdiğim cevabın aynısıydı.

    ne istiyorum biliyor musun?

    büyüklük.

    kendim için değil. benim gibi olanlar için. bizden milyonlarca, milyonlarca var. bir sonraki öğününü kazanmak için çalışmak zorunda olan çocuklar. trafikte su satanlar. çöplükte satacak bir şey arayanlar. hayatta kalmaya çalışanlar. dua edenler. hayal kuranlar.

    bana huzur veren şey para değil. virgüller değil. saatler değil. kesinlikle şöhret de değil; dürüst olmam gerekirse o epey sıkıcı.

    bana gerçek huzuru veren şey; nijerya’ya eve dönmek ya da istanbul’da bir sokakta yürümek. üzerimde sadece normal bir kapüşonlu var. ve ben hala ben’im.

    çocuklarla konuşabiliyorum ve onlara şunu diyebiliyorum: ‘hey, ben sendim. sana benziyordum anlamında değil. hayır, hayır. ben direkt sendim.

    bir ayağında nike, diğer ayağında puma olan bir çocuk.

    biri 40 numara, diğeri 38 numara.’

    tanrı’nın lütfuyla başardım.

    benim hikayem kanıt olsun…

    bir bataklığınn kenarından başlayabilirsin ve yine de… yine de…

    adın, bin yıl boyunca insanların dilinde olabilir.

    https://www.theplayerstribune.com/...-galatasaray-nigeria
    https://www.theplayerstribune.com/...aray-nigeria-turkish

    --- alıntı ---

    acı dolu bir çocukluk, azim dolu bir gençlik ve hedeflediği noktaların da üstüne çıkan bir yetişkinlik dönemi...
    çocuk yaşta tecrübelenen ve her şeyin değerini bilen böylesine karakterli ve hırslı insanlar iyi ki varlar. sende iyi ki varsın süperstar. iyi ki bizimlesin.
  • 5110
    varlığını biraz kanıksadı galiba taraftar.

    bu takımın 1 numaralı yıldızı osimhen ve biz bu adamı bu kulübe getirmek için neler yaşadık biliyoruz.

    24-25 sezonu şampiyonluğu ve tr kupası bu adam sayesinde geldi. ucl'de hayal kuruyorsak bu adam sayesinde.

    her şeyi hikaye atan, post atan adam geldiğinden beri hikaye atmadı bilmiyorum farkında mısınız?

    osimhen'in bacağı çekıyor, tribünde icardi girecek diye coşku başlıyor.

    aq bu adam bugün 3 ay sakatlansa ne lig kalır ne ucl!

    icardi bey önce fazla kilolarını versin, 2 sene öncesine dönsün sonra hakkını verelim.

    önce bu adamı pamuklara saracaksınız sn. galatasaray taraftarı.

    biraz ürkütücü bir takımsak ilk sebebi osimhen'dir.

    değerini biliniz.
  • 2970
    çok açık ve net şekilde söylüyorum ki;

    eğer osimhen'i alırsak ali koç yamal'ı da getirse, haaland'ı da getirse, mbappe'yi de getirse fenerbahçe'deki havayı dağıtamaz.

    sahadaki farkını 24-25'te çok net şekilde tüm ülke gördü zaten, bunun saha dışındaki etkisi ise bizim tarafta aşırı mutluluk ve güvenken, karşı tarafta inanılmaz yıkıcı ve moral bozucu.

    yani sayın dursun aydın özbek galatasaray tarihine geçmek istiyorsa bunun en kısa yolu victor osimhen'in bonservisini almak tır.

    dolaylı yoldan hem şampiyonluk kapısını aralarsın, hem de avrupa'da belli bir seviyeye otomatik olarak gelirsin.

    4 belki daha fazla sene üst üste şampiyon olmanın önü açılır, direkt ucl katılımları ile ekonomik katkılar sağlanır, galatasaray markası ve avrupa ile açılan makası daraltır. birkaç yıl içinde ucl'de son 16, çeyrek final yolu açılabilir.

    yani yarısını sponsorlar, yarısını kulüp kasasından bile çözsek 2 sene sonra bile en kötü 40-50 m euroluk bir asset olacak elimizde.

    30 milyon taraftar ölüyor bu adam bizde kalsın diye, herkes elinden gelen maddi katkıyı sağlamaya hazır.

    inşallah 5. yıldız gelirse bunun forma-ürün satışına katkısı, ucl gelirleri, kombine-maç günü gelirleri, uefa başarı gelirleri, sponsor gelirleri vs. derken zaten büyük kısmı bize dönecek.

    kazandırdığı taraftar sayısı ise başlı başına uzun vade yatırımdır zaten.

    şampiyonluk gelirse öyle bir şampiyonluk kutlaması yapılmalı, osimhen'e o kadar özel hissettirmeliyiz ki kendisini, mutlu olmayı seçmeli.

    şampiyonluk benim kişisel meselem diyen adamla(vo45), galatasaray zaten büyük biz daha büyük yapacağız(mi9) diyen adamlarla bu kulüp eski günlerine döner.

    galatasaray camiası gereğini yapmalıdır.

    arz ederim.
  • 2794
    çıldırmış adam. futbola mı çok aşık galatasaray'a mı bilmiyorum. ancak tek ayaklı eleme maçında skor 1-4. kendisi 1 gol 1 asist yapmış. hem maç bitmiş hem kendisi görevini yapmış. ancak adamın ciğeri patlayacak hala koşuyor. top her oyundan çıktığında yere çöküyor yorgunluktan. sonra 1 depar daha atıyor son süratle. anlayamıyorum, bu kadar istekli olmasına inanılmaz şaşırıyorum. ve kendisini inanılmaz seviyorum.

    akıllıca mı? değil. galatasaraylıca mı? çok fazla.

    (bkz: 22 nisan 2025 konyaspor galatasaray maçı)
  • 3084
    3-0 öndeyken yedek kulübesinden çıkıp heyecanla yerinde duramıyor oyuna karışıyordu. kupa töreninde arkalardan morata'yı çekip çıkardı ve kupayı kaldırmasını sağladı. başına müslüm konserindeymiş gibi bantı taktı, en çok o sevindi.

    ya hu sen nasıl bir kralsın. morata'nın kariyerine kişiliğine saygısını nasıl da gösteriyor, yedeğinde kaldığı için mahçup sanki. kimse küsmesin istiyor. sanki takımın ev sahibi gibi. onun yanında insan kötü olmaya utanır.

    ben böyle güzel karakterli bir futbolcu görmedim. lütfen kalsın.
  • 2556
    “ailem ve ben burada çok mutluyuz, oturmuş bir düzenimiz var” şeklinde açıklama yapan futbolcu.

    aslında bize çok net şekilde şunu söylüyor. asıl konsantrasyonumuz şampiyonluk, şampiyon olalım, sonra galatasaray para işini hallederse ben burada kalırım diyor adam. hakikaten inanılmaz bir olay.

    14 mart 2025 galatasaray antalyaspor maçında hatrrick yaparak bize galibiyeti getirmiş, gol krallığında da zirveye oturmuştur. takımı sahiplenişini herkes yazmış zaten. kendisinin de söylediği gibi:

    bu şampiyonluk artık onun şahsi meselesi.
  • 1003
    https://x.com/.../1846567047095803945

    --- alıntı ---

    "ocak ayında ayrılacak mısın?"

    - victor osimhen: "ben 3-4 ay sonrasında ayrılacaktım, başka yerlere gidecektim, o sırada okan buruk ile konuştum. beni baba olarak, hoca olarak, insan olarak derinden etkiledi. takımın ne kadar kaliteli olduğunu, büyük hedefleri olduğunu iletti. bu oyuncularla oynamak, başarılara imza atmak ikna ediciydi. buraya gelince ne kadar ciddi bir kulüp olduğunu gördüm. aile olarak burada çok mutluyuz."

    --- alıntı ---

    başarılı olduğu halde dünyada hakkında en fazla boş yapılan teknik adam okan buruk olabilir. adam dünya yıldızlarına hükmediyor. adeta tek yüzük gibi. icardi bu adamı sırtında taşıyordu. adam yönetimi konusunda dünyanın en iyilerinden. okan buruk birilerini takımda istemiyorsa kesinlikle okan buruk haklıdır. konu tartışmaya kapalı. ağlasalar da sızlasalar da kapalı.
  • 2709
    "bu kulüp sadece bana değil arkadaşlarıma ve aileme de yardım ediyor" cümlesinin birebir şahidiyim. en yakın örneği milli ara sonrası nijerya'dan döndüğünde yaşandı. türkiye'ye neredeyse hiçbir gelişinde tek başına gelmiyor ve ülkeye adım attığında kendisine verilen hizmet neyse yanındakilere de aynı şekilde veriliyor. buna da her seferinde çocuk gibi seviniyor ve çok müteşekkir oluyor.

    nereden mi biliyorum? son gelişinde o hizmeti ben verdim *
  • 782
    türkiye'ye yaş olarak prime haline en yakın halde gelen en büyük oyuncu. bu yüzden kendisi zaten 100 milyon euro. kendisini alabiliyor olmamız büyük bir şans eyvallah ama biz ne yıldızlar gördük. performans verebilmeleri için binbir şart gerekiyordu. çoğunluğu da suratsız, sosyal yönden sıkıntılı heriflerdi. ama bu adam bambaşka. daha 3 hafta oldu adamı transfer edeli, maşallah 40 yıllık galatasaraylı gibi. yunus akgün'ü yani daha önce ismini duymadığı bir oyuncuyu bile ınstagram'dan tebrik edip derbi galibiyeti için onore edebiliyor. yarın bir gün icardi ile de oynayacak. bu birliktelikte benim kafamda zerre şüphe yok. yani ikisi de birbirine yoldaş olacak. mevcut real madrid kadrosunda bile yıldızlar ego savaşı verirken böyle bir takım ortamına sahip olduğumuz için çok şanslıyız.
  • 3655
    hakkında yazılanlara inanamadığım futbolcu.
    para için gidiyormuş, giderse gitsinmiş, bizi kullanmış vs vs...
    yahu hiçbir önemi olmayan son başakşehir maçında bile ileride pres yapıyordu bu adam.
    "sakatlanırsam transferim iptal olur" demeden, gözünü karartıp her topa deli gibi koştu. türkiye'yi küçük görüp, taraftar ile en ufak bir bağ kurmayan ziyech gibi gamsız da olmadı, tam bir aidiyet gösterip şampiyonluğa taşıdı bizi.
    yüzü asık bir şekilde de transfer olmadı bize, havalimanında yüzü gülüyordu.
    icardi'ye saygı gösterdi, okan hocaya saygı gösterdi, taraftara saygı gösterdi, mesleğine saygı gösterdi.
    şimdi de arabistan'a gidiyorsa, bize düşen kendisini sevgi ve saygı ile uğurlamak olur.
  • 2735
    icardi öyle bir topçuydu ki yerini osimhenbile dolduramadı cümlesinin ikinci öznesi olan futbolcu.

    osimhen öyle bir futbolcuydu ki yerini kimse dolduramadı cümlesinin tek öznesi olacak.

    abi öyle bir topçu ki “şampiyonluk benim kişisel meselem” diyerek bir takımı şampiyon yapabilecek güce sahip.

    birgün seni bu forma ile yeniden göreceğiz. allah ömür verir de o anları yeniden yaşarız. bir nesli de icardi gibi sen galatasaraylı yaparsın.
  • 1141
    bonsevisi ile birlikte 4 yıllık bir anlaşmanın maliyeti 120 milyon euro bandında olacaktır.

    şampiyon takımın 4 yıl şampiyon olup şampiyonlar ligine gitmesi durumunda yine o civarlarda gelir elde edecektir.

    4 yılda 300 milyon euro gelir elde edemeyecek bir takımın bu hamleyi hayal bile etmemesi gerekiyor.

    tatilde gelse değerinin düşeceği bir ülkede top oynadığı için alalım sonra satalım düşünceside boşa çıkıyor.

    şu an galatasaray futbolcusu. keyif almaya bakalım.
  • 2723
    eğer giderse umarım yerel lig, kupa, ucl, süper kupa, dünya kupası vb. ne var ne yok kazanır kariyerinde. kendisini sıkı takip edeceğim. daha da büyük bir futbolcu, bir ikon olarak 35 yaşında bile galatasaray'a geri dönse yine iz bırakacak işler yapacağına eminim.

    ama önce 24-25 kalan 7 maçta bizi şampiyon yap kral... şöyle 2'şer golden 14-15 kez daha zımbalasan hepimiz eğlensek dostum. lütfen saçındaki krema rengine, maskene kurban olduğum...
  • 463
    psg osimhen ile anlaşmasına rağmen, napoli’nin 100 milyon euronun üzerinde bir ücret talep etmesi üzerine görüşmelerden çekildi. zaten napoli yaz boyunca son günler hariç 120 milyon euro'da epey ısrarcıydı. psg beklemedi ve bu iş olmadı.

    al-ahli, osimhen ile 80 milyon euro üzerinde anlaşma sağladı. ancak napoli, aynı takımın toney'e verdiği bonservisi görünce işi yokuşa sürdü. taleplerini artırdı ve bu iş de olmadı.

    sonra chelsea, oyuncuyu önce kiralık, ardından zorunlu satın alma opsiyonlu kiralık olarak kadrosuna katmaya çalıştı. ancak osimhen buna yanaşmadı. pakette lukaku da vardı. napoli lukaku'ya 30 milyon euro ödedi. osimhen kaldı. üstüne osimhen chelsea'ye gıcık kaptı. artık ileride de gitmez.

    oyuncunun psg işi olmadı, arap işi olmadı, chelsea işi olmadı, kadro dışı kaldı, kadro dışı kaldıktan sonra yine bir yere gitmemekte direndi. transfer dönemi çoğu ülkede kapandı. gidebileceği 4-5 ülkenin transfer penceresi açık iken galatasaray devreye girdi ve 24 saatten daha az sürede işi bitirdi. buna tam olarak fırsat transferi deniyor işte. fırsatın ötesinde yüzyılın piyangosu.

    bu topraklar daha önce çok yıldız gördü. ama hiç 100 milyon euroluk yıldız görmedi. keyfini çıkar galatasaray taraftarı.
  • 4048
    italyanlar, buchi ve yağız sabuncuoğlu arka arkaya haberler girdi.

    artık oyuncu kısmı cepte diyebiliriz.

    55 ile 75 milyon € arasında çok fark yok gibi duruyor ama bizim en pahalı transferimiz bile aşağı yukarı o aradaki para kadardı. inşallah olur, çok heyecan verici bir iş.

    özellikle rakibi roberto carlos, anelka vs ile oynarken; cihan haspolatlı, inamoto izleyen jenerasyon için mevzunun geldiği yer çok başka.
  • 1937
    şu adama yapılan yersiz eleştirilere, kaşının üstünde gözün var’lara üzülüyorum, üzülmekten ziyade de sinirleniyorum. normalde duygusal bakmam bu oyuna. şirket kafasıyla bakarım hatta. taraftarlık tipi anlamında da tribün romantizminden uzağımdır ama osimhen söz konusu olunca haksız eleştirilere muhatap olmasına çok kuruluyorum.

    şu adamda iki gram sinsilik olsa, niyeti samimi olmasa şantajla bizden her istediğini koparır mesela. manu’ya gitmek istese manu’daydı ve biz de devre arasında osimhen’in yarısı kadar topçu bulamazdık. gitmişti şampiyonluk şansımız. bir milim sapmadı, ben sezonu tamamlayacağım dedi adam. yahu buna hürmeten toptan çok anlıyormuş gibi şımarıkça yorumları bıraksak keşke. bu adam gol kaçırıyor ya, o golleri osimhen olduğu için kaçırıyor, başkası olsa fiilen orada olmayacak ki. o pozisyona hiç giremeyeceksin. takım formsuz, sistem tam işlemiyor ve osimhen bu tabloda sana geldi. arkasında oynayan oyuncular barış, yunus, mertens. hangisi prime formunda? arkasında torreira, o da aksıyor. herkes düşüşteyken burada olması onun adına şanssızlık. futbolcu şansı denen bir şey var. osimhen’in şansı pek yok. girecek toplar girmiyor. işin o kısmı da var.

    osimhen’i mourinho’ya versen duacı olur, şampiyonluğu şimdiden kutlamak için şampanyasını patlatır, fenerbahçe’den alacağı yeni şişkin kontratı hayal eder. bu adam sana mahkum değil. senin liginde oyun kağnı hızında oynandığı için zırt pırt ofsayta düşüyor. ayarsız enerji çünkü. maalesef buraların topçusu değil. olmadığı için “sakar” geliyor sana. seneye kısmetse şu çocuğu premier lig’de izleyelim de görelim neymiş, nasılmış.

    ha son olarak aldırmıştır maçı. attığı gol de ofsayt değil, tertemiz gol. 2 gol atmış sayıyorum.

    (bkz: 25 ocak 2025 galatasaray konyaspor maçı)
App Store'dan indirin Google Play'den alın