3858
önünde çok zorlu yıllar olan taraftar grubu. 6 nisan 2014 galatasaray fenerbahçe maçı ile birlikte basın, yayıncı kuruluş, tff, sözde rakipler fenerbahçe ve beşiktaş'ın başını çektikleri galatasaray düşmanlarının akılları başlarından alınmış durumda. fenerbahçe'nin puan farkı yaratmasıyla gazları alınan ittifak kendilerine tutulan aynadaki görüntüden hiç hoşnut olmadılar. tüm çirkinlikleri yüzlerine vurulmuş oldu ve hiçbir şey yapamadılar.
6 nisandaki derbi bir milattır. 15 senedir kulübümüzün sporcuları derbilerde fenerbahçe'nin türlü pisliklerine yem edildi. çoğunuz hatırlamaz belki, 90'larda hep ısıran bir takım olmuştu galatasaray. rakibi bezdirirdi. sert oynar, pres yapar, gerekirse isyan eder ve sahaya kimliğini koyardı. ama aziz yıldırım denen adamın futbola girmesiyle ve futbolun tüm mevkilerini eline geçirmesiyle üstüne üstlük bu gücü kötüye kullanıp haksızlıkların dibine vurmasıyla ülke futbolu bitmiştir. özellikle saraçoğlu denen rezillikte türk futbolu o güne kadar hiç görülmemiş insanlık dışı pisliklere lahit olmuştu. galatasaray ne zaman kafayı kaldırsa fenerbahçe ve tetikçileri sopayı indirmiştir. bilinçli ve futbol dışı aynı zamanda ahlak dışı yöntemlerle oluşturulan "bilmemkaç senedir saraçoğlu'nda kazanamıyor" fikriyle üzerimize baskı kurmuşlardır. sonunda 6 nisanda hasbelkader hakemin azıcık yapması gerekeni yapmasıyla gerçekleri gördük. bu geçtiğimiz 15 sene boyunca herhangi bir fener maçında uygulansa o meşhur saraçoğlu'nda kazanamama safsatası uydurulamayacak, üzerimize ekstra yük binmeyecekti. türkiye'de futbol tamamen psikolojik savaş haline geldi. bunun sorumluları da hep suşlu olarak başkalarını gösterdi; yakaladılar mı en ufak hatada üzerimize yıktılar.
bu arada derbi hakkındaki yorumlarda hep fener'in yaptığı çirkeflikleri bu sefer bizim yaptığımız ve olması gerekenin olduğunu söyleyenleri gördüm. saçmalık! 6 nisan akşamı galatasaray takımı hiçbir çirkeflik yapmamıştır. taraftarımız sahaya ve rakip futbolculara fiziki bir müdahalede bulunmamıştır. futbolcularımız hakemin görmediği yerde rakibin saçını çekmemiştir, böğürlerine dirsek atmamıştır. durduk yere gidip fiziki temaslarla, iğrenç yüz mimikleriyle rakibi tahrik etmemiştir. ceza alanı içinde korner atılırken rakibin ayağına basmamıştır. yaptığı faulden sonra bişi yapmadım diyerek topluca hakemin etrafını sarıp itiraz etmemiştir. sadece ama sadece futbol kuralları içinde sert oynamıştır. futbolun kabul etmediği sertlikte hiç müsamaha gösterilemden sarı kartlarla cezalandırılmıştır da. bir tek melo, emre atıldıktan sonra sınırları zorlamıştır. ama bunu yaparken de futbolun yazılı ve yazısız kurallarını çiğnememiştir. deyim yerindeyse karıncayı sikmiş belini incitmemiştir. melo tek başına derbiyi derbi, galatasaray'ı da fenerbahçe derbisi oynayan aslana çevirmiştir; her şeyden öte takıma diş göstermeyi hatırlatmıştır. işte bu yüzden düşmanlarımız çılgına dönmüş durumdalar.
dönüşü olmayan bir yola girildi. kemiğe dayanmış bıçak, pamuk ipliğine bağlı ilişkiler yok artık. 3 temmuzda film koptu. kemik parçalandı, ilişkiler koptu. saflar belirlendi. o zamanlar şu giriyi eklemiştim: (bkz: #1045744) fatih terim bizim safımızda değil artık. nedeni ve nasılı önemsiz, tespit olarak durum bu. artık biz bizeyiz. taraftar kulübüne ve birbirine sahip çıkacak. bu noktada çok önemli bir husus var: "yeri geldiğinde kendi düşüncesinden feragat ederek ortak bir amaca baş koymak." türlü konularda bölünmüş durumdayız. herkes kendine göre haklı. haksızlığı bariz gözüken taraftarın bile fikirlerinde bir parça doğruluk payı bulabiliyoruz. çünkü her şey içiçe geçmiş durumda ve bizler ne kadar yakından takip edersek edelim olaylara %100 hakim olamıyoruz. bunların ötesinde tek bir amacımız olmalı: galatasaray'ın önünü kesmeyi hedefleyenlere izin vermemek.
dönem itibariyle aklıma gelen taraftarın bölündüğü ana konular:
1- ünal aysal yönetimi
2- mancini
3- selçuk inan, burak yılmaz, drogba gibi futbolcuların performansları
4- taraftar
herkes gibi benim de kendi düşüncelerim var. ama hepsinin üzerinde galatasaray endişem var. eğer kendi aramızda bu konularla ilgili tartışmaktan yorgun düşersek emin olun hiçbiri hakkında endişelenmemize gerekecek bir konu ortada kalmayacak zaten. ben bu yaşıma kadar bu kadar gaddar ve insafsızca saldıran bir rakip, tff, basın üçlemesine şahit olmadım. diyorum ki yönetime sahip çıkalım, mancini'ye sahip çıkalım, selçuk'a, burak'a sahip çıkalım, ultraslan'a destek verelim. bunları yaparken şahsımın da düşüncelerinin aksine hareket etmesi gerekecek. sadece galatasaray için!
--------------------------------------------------
buradan sonrasını isteyen okusun, çok da elzem değil
--------------------------------------------------
konularla ilgili düşüncelerimi de okumak isteyenlere açıklamak isterim ki nasıl düşünen bir insanın yukarıdaki "taraftar yeri geldiğinde kendi düşüncenden feragat etsin" çağrısında bulunuyor daha iyi anlasınlar.
1- ünal aysal yönetimi: başından beri aysal'ın dalgalı bir yönetim sergilediğini düşünüyorum. çoğu taraftarın bazı yöneticileri uzaklaştırmasından ve fatih terim'le yollarını ayırmasından ne kadar rahatsız olduğunun farkındayım. fatih terim konusunda (bkz: #1313000) yönetici konusu da tercih meselesi. çünkü benim düşüncem bir şekilde ünal aysal diye bir adama galatasaray kulübü'nü yönetme yetkisi verildi. yani bu adam kendisine verilen süre içinde belirli kaba hatlar dahilinde ne istiyorsa onu yapmakta özgür. o yüzden şununla çalışacaksın bunu neden yanına almıyorsun demek haksızlık. bugün ali dürüst, adnan öztürk ve abdullah albayrak gibi isimler yönetimde olsaydı ve aynı pozisyonda olsaydık kimse bu üçünün kellesini istemeyecekti; herkes başkanın kellesini isteyecekti. onlar olsaydı bu duruma düşmezdik diyenler ne demek istediğimi ıskalamasınlar. olay tüm sorumluluğun başkanlık mevkindeki şahsın üzerinde olması. o yüzden aysal, tebrik edeceklerse de kellemi alacaklarsa da benim kendi irademle yaptığım doğru ve yanlışlardan dolayı olsun diyor. bu irade ve liderlik örneğidir. aysal delisi değilim. büyük ihtimalle şahsi maddi konularda kulübe içeride bir takım zararlarda bulunuyor olabilir. geçen senelerde seziyorum ki kendisi milyonlar tarafından gösterilen ilgi ve alakanın etkisi altında. para her şeyi satın alamıyor dostlar. iyisi de kötüsü de kendisine ait. başarılar da başarısızlıklar da takım oyununun mahsulü. ama başkan ve teknik direktör gibi liderler her an hatalarının bedelini ödemeye hazır olmalılar. ve bunun bilinci içinde çalışmaya devam etmeliler.
birlikte geçen yıllarda aysal'ın avrupai bir profil çizen, zaten hayatının ve iş yaşamının büyük bölümünü yurtdışında geçirmiş bir adam gördüm. başıma ne gelecekse kendi verdiğim kararlardan gelsin diyor. bu yüzden de ne yönetici değişimine ne de teknik ekip değişimine yapılan eleştirilere aldırmıyor. nasıl ki hareketleri geçtiğimiz dönemlerde başarıyı getirdiğinde tebrikleri kabul ettiyse, başarısızlığı getirdiğinde de cezasını çekmeye razıdır. zaten o raddeye gelmiş ve o ölçüde servet yapmış bir adamın bunu bilmemesi imkansız. büyük risk alıyor. ya batacak ya çıkacak. zaten ticaretin temeli de budur, ne kadar büyük risk alırsan o kadar büyük kazanma şansın olur.
eminim ki 3 sene önceki fikirleri ve planlarıyla bugünküler arasında dağlar kadar farklar var. çünkü ortadoğu ülkesinde batı usulü yemek hazırlamaya çalışıyor. işi zor, büyük ihtimal tutmayacak gibi gözüküyor. bu yüzden de projelerinin çoğunu değiştirmiştir sanırım. sırf kurumsallaşmayı anlamsız ve alakasız argümanlarla şamar oğlanına çeviren taraftar bile planlarının değişmesinde büyük rol oynamıştır. 3. senesi itibariyle lig şampiyonluğunu büyük ölçüde kaybetmiş olmamızın aşikar olduğu bir dönemde iki sene üst üste gruptan çıkmanın ne anlama geldiğini bilmeyen taraftarlardan gelen eleştirileri göğüslemesini bekliyorum. türk futbolunun aklından geçmeyen bir noktadır bu. sorsan herhangi bir futbolsevere, her sene şampiyonlar ligi'ne gidelim yeter der. ama galatasaraylı böyle demiyor. kabul edelim o kupanın gelmesi zor. ama yıllarca o platformda gruptan çıkan bir kulüp imajı yaratırsanız işler daha da kolaylaşacak ve bir gün belki o kupayı da kazanacağız. o yüzden planlı programlı bir çalışma yapmamız lazım. ortak hedefi hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamız lazım. günlük lokal saçmalıklarla dolu tartışmalarda kaybolmamız lazım. ve buradan mancini konusuna bağlanıyorum.
2- mancini: avrupa serüvenini benden çok daha iyi bilen arkadaşlar var. yazılarını okuyarak mancini'yi daha da yakından tanıdım. kendisine getirilen en büyük eleştiri yüksek transfer bütçeleriyle başarılı olduğu yönünde. ben bunu anlamıyorum. ingiltere gibi yerde şampiyonluk kazanmayı sadece büyük bütçelere bağlamanın acımasızlık olduğunu düşünüyorum. bir şekilde bu adamla yolumuz kesişti. kendisi aysal'a uygun bir teknik direktör. avrupai. oturup sakin sakin, şarap eşliğinde makul seviyede sohbet edebileceği bir adam. fatih terim'e üzerine gelişi ve fatih terim'in gönderiliş şekliyle travma yaşayan taraftardan üvey baba muamelesi görüyor. işi çok zordu. hele türkiye gibi bir ülkede hem de 2010'lar ortamında bir yabancı tekni direktör; abus gibi...
burada kendisi yerine başka biri seçilemez miydi sorusu gelebilir akıllara. mesela bielsa ismi çok gündemdeydi. çok tanımamakla beraber mancini'ye göre daha bir eli maşalı teknik direktör profili çiziyor anladığım kadarıyla. dışarıdan görünen, röportajlardan ve yurtdışı kaynaklardan alınan bilgilere göre mancini futbolcularına yetişkin gözüyle bakan, konuşarak anlaşan bir teknik direktör tipi. bizim topraklara çok uymuyor. alman disiplini daha çok uyuyor bize. ama uymuyor diye hemen değiştirelim demekle de iş bitmiyor. mancini'ye sahip çıkalım dememin nedeni kendisinin kara kaşına, sarı ırmızı atkısına olan merakımdan değil; bir kültür fikri. bugün bielsa'yı istiyenlerin o olsaydı da bu duruma düşseydi aynı şekilde düşünüp düşünmeyeceklerini merak ediyorum. etmiyorum aslında sadece koltuklar yer değiştirilecekti. bir kısım niye mancini gelmedi derken öteki kısım bielsa'ya zaman diyecekti. futbol garip, hayat gibi. doğru insan, doğru yerde, doğru zamanda olmadığı sürece o başarılar yaşanmıyor. şansa, kadere inanmak lazım. benim de anlamadığım hareketleri var mancini'nin ama elli tane teknik adam gördük her biri kendine özgü bir sürü bizlere anlamsız gelen hareketlerde bulundu. bu işin mutfağı bizim düşündüğümüzden farklı, bu açık. belki mancini yerine bielsa gelseydi bambaşka yollar izlese yine bugünkü durumda olacaktık. mancini'ye sahip çıkalım çünkü bir kulüp ve spor kültürümüz olmalı. demeliyiz ki bize bir teknik direktör geldiğinde bir sezon ya da iki sezon istediğini yapar, takımını kurar, felsefesini oturtur; bakarız beceremiyor, yol veririz. sabırsızca her sene şampiyonluk rüyasından uyanmamız gerekiyor. bu bize zarar veriyor. hele ygs sınavında matematik soruları zordu diyen adamlardan bu eleştirileri okumak ekstra yoruyor. mancini'ye sahip çıkarsak en kötü şunu kazanırız. 2028 yılında mancini ve bielsa ikilisinden bielsa seçildiğinde işler kötü bile gitse en azından bir ya da iki sezon kafasındaki sistemi oturtma şansı vermiş oluruz. yani mancini gelseydi şöyle olurdu böyle olurdu diyenlerle kavga etmeniz gerekmez. 2028'de isimler farklı olabilir ama kendi aramızda daha sakin kalabiliriz. bence buna zamanımız var. zaten türk futbolu olarak bir yere gittiğimiz yok. biz bir kere bu işi aşalım meyvesini illa ki toplarız. buna şüphem yok.
mancini'nin yönetimindeki takımın görece başarısızlığına gelince bence bu sene takımın en büyük sorunlarından biri futbolcularımızın formsuzlukları. hatırlayın sezon başında her maç 7-8 net pozisyonumuz oluyordu ama bir türlü gol atamıyorduk. o goller gelseydi bugün fatih terim burada olacaktı. kendisini özleyenler bunu hiç düşündüler mi acaba?! fatih terim'i asıl yollayan futbolculardır, atacakları 2-3 gol her şeyi değiştirirdi. aysal'la anlaşamadıkları daha ilk seneden beri dillendiriliyordu. ama ortak başarı için insanlar çoğu şeyi sineye çekebilir. birbirine katlanabilir. böyle de olmalı. neyse bunu geçelim. haftalarca defansın kötülüğünden bahsedildi. bugün galatasaray ligin en az gol yiyen takımı. aslında şikayetçi olunan yediğimiz gollerin basit hatalardan gelmesiydi. ama bunu çok az kişi dile getiriyordu. büyük çoğunluk futbolcu asma, gönderme, defetme derdindeydi. işte bu yapılınca, o boktan, bu defolsun, öteki satılsın diye diye haftalarca kafa ütülenince sorunu çözmeye yardımcı olunmadı. sezon içi yaşanan şanssızlıklara hiç gimiyorum bile. futbol bu, bugün şanssızlık yaşarsın yarın tersini yaşarsın. ama sahadakilere sahip çıkmak lazım. buradan da üçüncü konuya bağlanıyorum.
3- selçuk inan, burak yılmaz, drogbagibi futbolcuların performansları: futbolcuların iyi ve kötü zamanları oluyor. gençlikleri, yaşlılıkları oluyor. kötü olmalarına rağmen yararlı, iyi olmalarına rağmen faydasız oldukları dönemler oluyor. bu futbolcuların üzerine gitmek hiçbirimize yarar sağlamıyor. drogba'yı ilk kez sene başında süper kupa maçında eleştirdim. çok isteksizdi. ve öyle de gitti. artık son demleri. biz bu tarz adamları son demlerinde misafir ettiğimiz sürece aynı olayları yaşarız. drogba bize çok şey kattı hem sportif manada hem saha dışında. geçen sene giden şampiyonluğun sneijder'le beraber gelmesinde büyük katkı sağladılar. öte yandan transferleri takım sistemi ve mesela selçuk'un performansını olumsuz etkiledi. defalarca bağırmadık mı frikiği selçuk kullansın diye. şimdi yeniçerilik dedikoduları var. doğru ya da yanlış benim için fark etmez. ben nasıl tribündeki renkdaşıma yeri geldiğinde düşünceni kendine sala birlikte çekelim halatı diyorsam, futbolcu da aynısını yapacak. son derbideki olay hepimizi üzdü. ben de selçuk'un 1,5 senedir kötü oynadığını düşünüyorum ama onu kazanmamız lazım. azıcık sevgi tüm sorunları çözer. bundan en ufak şüphem yok sizin de olmasın. burak için de az eleştirmiyorum ama bırakalım zamana, yeni yılın transferlerine, yabancı futbolcu kuralına göre bir yolunu buluruz. uzun uzun yazmaya gerek yok, sınırlar aşılmadığı sürece taraftar futbolcuya, futbolcu taraftara reaksiyon gösterebilir. bunun üzerinden taraftarın birbirine girmesi anlamsız. en kötü galatasaraylı yine galatasaraylıdır. en azından oturup konuşabilirsin.
unutmayalım ki bu sezon takım üç kulvarda koşturdu. şampiyonlar ligi'nde gruplardan çıkmak büyük olay. kupada devam ediyoruz. ligde ağzım varmıyor ama havlu attık. şu an fikstüre baktığımızda 3 maçla en az maç kaybeden takımız. yani bizim takım aslında zor yenilen bir takım. tek sorun gol yollarındaydı zaten. buna çözüm bulamadık. şimdi önümüze bakma zamanı. özellikle 6 nisandaki derbiden sonra önümüzde kalan maçlarda büyük kıyımlara uğrayacağımıza eminim. mutlaka ama mutlaka ikinci olup şampiyonlar ligi'ne direkt katılmalıyız. hele seneye de gruplardan çıkarsak bu türk futbolunu tarihi boyunca en başarılı süreçlerinden biri olur. ve bütün bunları başaranlar iyi ve kötü performanslarıyla sahadaki futbolcu ve teknik ekip. teknik ekip olarak başarının büyük bölümü fatih terim ve ekibinindi diyenler olacaktır. doğru 3 senenin birincisinde yerden kaldırdı, ikincisinde gruptan çıkıp bir adım öteye götürdü. teknik ekip değişirken, futbolcular da değişti, seneye de futbolcular değişecek, sonraki senelerde de. burada dikkat etmemiz asıl çabalamamız gereken tüm bu değişikliklerin ortasında devamlı o gruplardan çıkan bir kulüp olmaktır. yani avrupalı kuralarda gördüğünde bizi grubun her an her şeyi yapabilen sürpriz takımı olarak değil, çekinilecek tecrübeli şampiyonlar ligi takımı olarak nitelendirmeli.
4- taraftar:bir şekilde taraftarı bir araya getirmek gerekiyor. ultraslan'dan zerre haz etmiyorum. olmasalar daha iyi diyorum. aslında yok olsunlar yerine düzelsinler isterim. ama buna en ufak bir inancım yok. çünkü asıl niyetlerini defalarca gözümüze soktular. ama bir şekilde tribünde desteği ateşleyecek birilerine ihtiyacımız var. şu anda hali hazırda kurulu olan da bu grup. ne diyim, kısaca tüm stadı bağırtacak tezahüratlara yönelsinler, yeni canlı besteler yapılsın, her şeyi geçtim top rakipteyken ıslık yapalım yeter. çok bişi yazamıyorum çünkü şu adamlara katlanmak gerçekten zor. ama dediğim gibi yeri geldiğinde ben dahil düşüncemi kendime saklayıp galatasaray'ın önünü kesmek isteyenlere karşı her türlü desteğe vermeye hazır olmalıyız. birbirimize diş geçirmek, üstünlük geçirmek, fikrini kabul ettirmek peşinde koşacağımıza takıma, futbolcuya destek verelim.
bu noktada eleştiriler tabii ki olmalı. taraftar birbirinin üzerine çok gidiyor. tabii ki eleştiren de beğenmediği noktaları eleştirecek. süs biblosu değil ya. garip ve başarıya endeksli bir yapımız olduğunu biliyorum. ama her kulübün taraftarının kendi karakteri var. bizimkinin de iyi ve kötü yanları var. bununla yaşamayı öğrenmeli, sivri kenarları törpüleyerek daha bir huzurlu ve yaşanılabilir ortam yaratmaya çalışmalıyız. ölümüne destek, gık etmeden orada bulunma gibi mottolar yanlış. taraftar da isyan edebilir. unutmayalım bu pis düzenin olmasını sağlayan bizleriz. biz ne istersek, bize onu vermek zorundalar aslında. ama birlikte hareket etmediğimiz sürece ellerindekini bize dayatacaklar. hem zamanımızla hem paramızla rezil olacağız. üstüne üstlük insan denen varlığın en yüce özelliği karşılık beklemeden saf sevgiden oluşan bir tutkudan böylesine adice yararlanmalarına izin vermek çok üzücü.
-----------------------------------------------------------------------
son söz: ulan melo uykularını kaçırdın ibnelerin, dokunmadan şamarı patlattın yüzlerine, ağzını açmadan suratlarına tükürdün, haftalardır umutsuz gözlerle sahada morfin yemişe dönmüş takıma farklı gözle bakmamızı sağladın, çok yaşa!
6 nisandaki derbi bir milattır. 15 senedir kulübümüzün sporcuları derbilerde fenerbahçe'nin türlü pisliklerine yem edildi. çoğunuz hatırlamaz belki, 90'larda hep ısıran bir takım olmuştu galatasaray. rakibi bezdirirdi. sert oynar, pres yapar, gerekirse isyan eder ve sahaya kimliğini koyardı. ama aziz yıldırım denen adamın futbola girmesiyle ve futbolun tüm mevkilerini eline geçirmesiyle üstüne üstlük bu gücü kötüye kullanıp haksızlıkların dibine vurmasıyla ülke futbolu bitmiştir. özellikle saraçoğlu denen rezillikte türk futbolu o güne kadar hiç görülmemiş insanlık dışı pisliklere lahit olmuştu. galatasaray ne zaman kafayı kaldırsa fenerbahçe ve tetikçileri sopayı indirmiştir. bilinçli ve futbol dışı aynı zamanda ahlak dışı yöntemlerle oluşturulan "bilmemkaç senedir saraçoğlu'nda kazanamıyor" fikriyle üzerimize baskı kurmuşlardır. sonunda 6 nisanda hasbelkader hakemin azıcık yapması gerekeni yapmasıyla gerçekleri gördük. bu geçtiğimiz 15 sene boyunca herhangi bir fener maçında uygulansa o meşhur saraçoğlu'nda kazanamama safsatası uydurulamayacak, üzerimize ekstra yük binmeyecekti. türkiye'de futbol tamamen psikolojik savaş haline geldi. bunun sorumluları da hep suşlu olarak başkalarını gösterdi; yakaladılar mı en ufak hatada üzerimize yıktılar.
bu arada derbi hakkındaki yorumlarda hep fener'in yaptığı çirkeflikleri bu sefer bizim yaptığımız ve olması gerekenin olduğunu söyleyenleri gördüm. saçmalık! 6 nisan akşamı galatasaray takımı hiçbir çirkeflik yapmamıştır. taraftarımız sahaya ve rakip futbolculara fiziki bir müdahalede bulunmamıştır. futbolcularımız hakemin görmediği yerde rakibin saçını çekmemiştir, böğürlerine dirsek atmamıştır. durduk yere gidip fiziki temaslarla, iğrenç yüz mimikleriyle rakibi tahrik etmemiştir. ceza alanı içinde korner atılırken rakibin ayağına basmamıştır. yaptığı faulden sonra bişi yapmadım diyerek topluca hakemin etrafını sarıp itiraz etmemiştir. sadece ama sadece futbol kuralları içinde sert oynamıştır. futbolun kabul etmediği sertlikte hiç müsamaha gösterilemden sarı kartlarla cezalandırılmıştır da. bir tek melo, emre atıldıktan sonra sınırları zorlamıştır. ama bunu yaparken de futbolun yazılı ve yazısız kurallarını çiğnememiştir. deyim yerindeyse karıncayı sikmiş belini incitmemiştir. melo tek başına derbiyi derbi, galatasaray'ı da fenerbahçe derbisi oynayan aslana çevirmiştir; her şeyden öte takıma diş göstermeyi hatırlatmıştır. işte bu yüzden düşmanlarımız çılgına dönmüş durumdalar.
dönüşü olmayan bir yola girildi. kemiğe dayanmış bıçak, pamuk ipliğine bağlı ilişkiler yok artık. 3 temmuzda film koptu. kemik parçalandı, ilişkiler koptu. saflar belirlendi. o zamanlar şu giriyi eklemiştim: (bkz: #1045744) fatih terim bizim safımızda değil artık. nedeni ve nasılı önemsiz, tespit olarak durum bu. artık biz bizeyiz. taraftar kulübüne ve birbirine sahip çıkacak. bu noktada çok önemli bir husus var: "yeri geldiğinde kendi düşüncesinden feragat ederek ortak bir amaca baş koymak." türlü konularda bölünmüş durumdayız. herkes kendine göre haklı. haksızlığı bariz gözüken taraftarın bile fikirlerinde bir parça doğruluk payı bulabiliyoruz. çünkü her şey içiçe geçmiş durumda ve bizler ne kadar yakından takip edersek edelim olaylara %100 hakim olamıyoruz. bunların ötesinde tek bir amacımız olmalı: galatasaray'ın önünü kesmeyi hedefleyenlere izin vermemek.
dönem itibariyle aklıma gelen taraftarın bölündüğü ana konular:
1- ünal aysal yönetimi
2- mancini
3- selçuk inan, burak yılmaz, drogba gibi futbolcuların performansları
4- taraftar
herkes gibi benim de kendi düşüncelerim var. ama hepsinin üzerinde galatasaray endişem var. eğer kendi aramızda bu konularla ilgili tartışmaktan yorgun düşersek emin olun hiçbiri hakkında endişelenmemize gerekecek bir konu ortada kalmayacak zaten. ben bu yaşıma kadar bu kadar gaddar ve insafsızca saldıran bir rakip, tff, basın üçlemesine şahit olmadım. diyorum ki yönetime sahip çıkalım, mancini'ye sahip çıkalım, selçuk'a, burak'a sahip çıkalım, ultraslan'a destek verelim. bunları yaparken şahsımın da düşüncelerinin aksine hareket etmesi gerekecek. sadece galatasaray için!
--------------------------------------------------
buradan sonrasını isteyen okusun, çok da elzem değil
--------------------------------------------------
konularla ilgili düşüncelerimi de okumak isteyenlere açıklamak isterim ki nasıl düşünen bir insanın yukarıdaki "taraftar yeri geldiğinde kendi düşüncenden feragat etsin" çağrısında bulunuyor daha iyi anlasınlar.
1- ünal aysal yönetimi: başından beri aysal'ın dalgalı bir yönetim sergilediğini düşünüyorum. çoğu taraftarın bazı yöneticileri uzaklaştırmasından ve fatih terim'le yollarını ayırmasından ne kadar rahatsız olduğunun farkındayım. fatih terim konusunda (bkz: #1313000) yönetici konusu da tercih meselesi. çünkü benim düşüncem bir şekilde ünal aysal diye bir adama galatasaray kulübü'nü yönetme yetkisi verildi. yani bu adam kendisine verilen süre içinde belirli kaba hatlar dahilinde ne istiyorsa onu yapmakta özgür. o yüzden şununla çalışacaksın bunu neden yanına almıyorsun demek haksızlık. bugün ali dürüst, adnan öztürk ve abdullah albayrak gibi isimler yönetimde olsaydı ve aynı pozisyonda olsaydık kimse bu üçünün kellesini istemeyecekti; herkes başkanın kellesini isteyecekti. onlar olsaydı bu duruma düşmezdik diyenler ne demek istediğimi ıskalamasınlar. olay tüm sorumluluğun başkanlık mevkindeki şahsın üzerinde olması. o yüzden aysal, tebrik edeceklerse de kellemi alacaklarsa da benim kendi irademle yaptığım doğru ve yanlışlardan dolayı olsun diyor. bu irade ve liderlik örneğidir. aysal delisi değilim. büyük ihtimalle şahsi maddi konularda kulübe içeride bir takım zararlarda bulunuyor olabilir. geçen senelerde seziyorum ki kendisi milyonlar tarafından gösterilen ilgi ve alakanın etkisi altında. para her şeyi satın alamıyor dostlar. iyisi de kötüsü de kendisine ait. başarılar da başarısızlıklar da takım oyununun mahsulü. ama başkan ve teknik direktör gibi liderler her an hatalarının bedelini ödemeye hazır olmalılar. ve bunun bilinci içinde çalışmaya devam etmeliler.
birlikte geçen yıllarda aysal'ın avrupai bir profil çizen, zaten hayatının ve iş yaşamının büyük bölümünü yurtdışında geçirmiş bir adam gördüm. başıma ne gelecekse kendi verdiğim kararlardan gelsin diyor. bu yüzden de ne yönetici değişimine ne de teknik ekip değişimine yapılan eleştirilere aldırmıyor. nasıl ki hareketleri geçtiğimiz dönemlerde başarıyı getirdiğinde tebrikleri kabul ettiyse, başarısızlığı getirdiğinde de cezasını çekmeye razıdır. zaten o raddeye gelmiş ve o ölçüde servet yapmış bir adamın bunu bilmemesi imkansız. büyük risk alıyor. ya batacak ya çıkacak. zaten ticaretin temeli de budur, ne kadar büyük risk alırsan o kadar büyük kazanma şansın olur.
eminim ki 3 sene önceki fikirleri ve planlarıyla bugünküler arasında dağlar kadar farklar var. çünkü ortadoğu ülkesinde batı usulü yemek hazırlamaya çalışıyor. işi zor, büyük ihtimal tutmayacak gibi gözüküyor. bu yüzden de projelerinin çoğunu değiştirmiştir sanırım. sırf kurumsallaşmayı anlamsız ve alakasız argümanlarla şamar oğlanına çeviren taraftar bile planlarının değişmesinde büyük rol oynamıştır. 3. senesi itibariyle lig şampiyonluğunu büyük ölçüde kaybetmiş olmamızın aşikar olduğu bir dönemde iki sene üst üste gruptan çıkmanın ne anlama geldiğini bilmeyen taraftarlardan gelen eleştirileri göğüslemesini bekliyorum. türk futbolunun aklından geçmeyen bir noktadır bu. sorsan herhangi bir futbolsevere, her sene şampiyonlar ligi'ne gidelim yeter der. ama galatasaraylı böyle demiyor. kabul edelim o kupanın gelmesi zor. ama yıllarca o platformda gruptan çıkan bir kulüp imajı yaratırsanız işler daha da kolaylaşacak ve bir gün belki o kupayı da kazanacağız. o yüzden planlı programlı bir çalışma yapmamız lazım. ortak hedefi hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamız lazım. günlük lokal saçmalıklarla dolu tartışmalarda kaybolmamız lazım. ve buradan mancini konusuna bağlanıyorum.
2- mancini: avrupa serüvenini benden çok daha iyi bilen arkadaşlar var. yazılarını okuyarak mancini'yi daha da yakından tanıdım. kendisine getirilen en büyük eleştiri yüksek transfer bütçeleriyle başarılı olduğu yönünde. ben bunu anlamıyorum. ingiltere gibi yerde şampiyonluk kazanmayı sadece büyük bütçelere bağlamanın acımasızlık olduğunu düşünüyorum. bir şekilde bu adamla yolumuz kesişti. kendisi aysal'a uygun bir teknik direktör. avrupai. oturup sakin sakin, şarap eşliğinde makul seviyede sohbet edebileceği bir adam. fatih terim'e üzerine gelişi ve fatih terim'in gönderiliş şekliyle travma yaşayan taraftardan üvey baba muamelesi görüyor. işi çok zordu. hele türkiye gibi bir ülkede hem de 2010'lar ortamında bir yabancı tekni direktör; abus gibi...
burada kendisi yerine başka biri seçilemez miydi sorusu gelebilir akıllara. mesela bielsa ismi çok gündemdeydi. çok tanımamakla beraber mancini'ye göre daha bir eli maşalı teknik direktör profili çiziyor anladığım kadarıyla. dışarıdan görünen, röportajlardan ve yurtdışı kaynaklardan alınan bilgilere göre mancini futbolcularına yetişkin gözüyle bakan, konuşarak anlaşan bir teknik direktör tipi. bizim topraklara çok uymuyor. alman disiplini daha çok uyuyor bize. ama uymuyor diye hemen değiştirelim demekle de iş bitmiyor. mancini'ye sahip çıkalım dememin nedeni kendisinin kara kaşına, sarı ırmızı atkısına olan merakımdan değil; bir kültür fikri. bugün bielsa'yı istiyenlerin o olsaydı da bu duruma düşseydi aynı şekilde düşünüp düşünmeyeceklerini merak ediyorum. etmiyorum aslında sadece koltuklar yer değiştirilecekti. bir kısım niye mancini gelmedi derken öteki kısım bielsa'ya zaman diyecekti. futbol garip, hayat gibi. doğru insan, doğru yerde, doğru zamanda olmadığı sürece o başarılar yaşanmıyor. şansa, kadere inanmak lazım. benim de anlamadığım hareketleri var mancini'nin ama elli tane teknik adam gördük her biri kendine özgü bir sürü bizlere anlamsız gelen hareketlerde bulundu. bu işin mutfağı bizim düşündüğümüzden farklı, bu açık. belki mancini yerine bielsa gelseydi bambaşka yollar izlese yine bugünkü durumda olacaktık. mancini'ye sahip çıkalım çünkü bir kulüp ve spor kültürümüz olmalı. demeliyiz ki bize bir teknik direktör geldiğinde bir sezon ya da iki sezon istediğini yapar, takımını kurar, felsefesini oturtur; bakarız beceremiyor, yol veririz. sabırsızca her sene şampiyonluk rüyasından uyanmamız gerekiyor. bu bize zarar veriyor. hele ygs sınavında matematik soruları zordu diyen adamlardan bu eleştirileri okumak ekstra yoruyor. mancini'ye sahip çıkarsak en kötü şunu kazanırız. 2028 yılında mancini ve bielsa ikilisinden bielsa seçildiğinde işler kötü bile gitse en azından bir ya da iki sezon kafasındaki sistemi oturtma şansı vermiş oluruz. yani mancini gelseydi şöyle olurdu böyle olurdu diyenlerle kavga etmeniz gerekmez. 2028'de isimler farklı olabilir ama kendi aramızda daha sakin kalabiliriz. bence buna zamanımız var. zaten türk futbolu olarak bir yere gittiğimiz yok. biz bir kere bu işi aşalım meyvesini illa ki toplarız. buna şüphem yok.
mancini'nin yönetimindeki takımın görece başarısızlığına gelince bence bu sene takımın en büyük sorunlarından biri futbolcularımızın formsuzlukları. hatırlayın sezon başında her maç 7-8 net pozisyonumuz oluyordu ama bir türlü gol atamıyorduk. o goller gelseydi bugün fatih terim burada olacaktı. kendisini özleyenler bunu hiç düşündüler mi acaba?! fatih terim'i asıl yollayan futbolculardır, atacakları 2-3 gol her şeyi değiştirirdi. aysal'la anlaşamadıkları daha ilk seneden beri dillendiriliyordu. ama ortak başarı için insanlar çoğu şeyi sineye çekebilir. birbirine katlanabilir. böyle de olmalı. neyse bunu geçelim. haftalarca defansın kötülüğünden bahsedildi. bugün galatasaray ligin en az gol yiyen takımı. aslında şikayetçi olunan yediğimiz gollerin basit hatalardan gelmesiydi. ama bunu çok az kişi dile getiriyordu. büyük çoğunluk futbolcu asma, gönderme, defetme derdindeydi. işte bu yapılınca, o boktan, bu defolsun, öteki satılsın diye diye haftalarca kafa ütülenince sorunu çözmeye yardımcı olunmadı. sezon içi yaşanan şanssızlıklara hiç gimiyorum bile. futbol bu, bugün şanssızlık yaşarsın yarın tersini yaşarsın. ama sahadakilere sahip çıkmak lazım. buradan da üçüncü konuya bağlanıyorum.
3- selçuk inan, burak yılmaz, drogbagibi futbolcuların performansları: futbolcuların iyi ve kötü zamanları oluyor. gençlikleri, yaşlılıkları oluyor. kötü olmalarına rağmen yararlı, iyi olmalarına rağmen faydasız oldukları dönemler oluyor. bu futbolcuların üzerine gitmek hiçbirimize yarar sağlamıyor. drogba'yı ilk kez sene başında süper kupa maçında eleştirdim. çok isteksizdi. ve öyle de gitti. artık son demleri. biz bu tarz adamları son demlerinde misafir ettiğimiz sürece aynı olayları yaşarız. drogba bize çok şey kattı hem sportif manada hem saha dışında. geçen sene giden şampiyonluğun sneijder'le beraber gelmesinde büyük katkı sağladılar. öte yandan transferleri takım sistemi ve mesela selçuk'un performansını olumsuz etkiledi. defalarca bağırmadık mı frikiği selçuk kullansın diye. şimdi yeniçerilik dedikoduları var. doğru ya da yanlış benim için fark etmez. ben nasıl tribündeki renkdaşıma yeri geldiğinde düşünceni kendine sala birlikte çekelim halatı diyorsam, futbolcu da aynısını yapacak. son derbideki olay hepimizi üzdü. ben de selçuk'un 1,5 senedir kötü oynadığını düşünüyorum ama onu kazanmamız lazım. azıcık sevgi tüm sorunları çözer. bundan en ufak şüphem yok sizin de olmasın. burak için de az eleştirmiyorum ama bırakalım zamana, yeni yılın transferlerine, yabancı futbolcu kuralına göre bir yolunu buluruz. uzun uzun yazmaya gerek yok, sınırlar aşılmadığı sürece taraftar futbolcuya, futbolcu taraftara reaksiyon gösterebilir. bunun üzerinden taraftarın birbirine girmesi anlamsız. en kötü galatasaraylı yine galatasaraylıdır. en azından oturup konuşabilirsin.
unutmayalım ki bu sezon takım üç kulvarda koşturdu. şampiyonlar ligi'nde gruplardan çıkmak büyük olay. kupada devam ediyoruz. ligde ağzım varmıyor ama havlu attık. şu an fikstüre baktığımızda 3 maçla en az maç kaybeden takımız. yani bizim takım aslında zor yenilen bir takım. tek sorun gol yollarındaydı zaten. buna çözüm bulamadık. şimdi önümüze bakma zamanı. özellikle 6 nisandaki derbiden sonra önümüzde kalan maçlarda büyük kıyımlara uğrayacağımıza eminim. mutlaka ama mutlaka ikinci olup şampiyonlar ligi'ne direkt katılmalıyız. hele seneye de gruplardan çıkarsak bu türk futbolunu tarihi boyunca en başarılı süreçlerinden biri olur. ve bütün bunları başaranlar iyi ve kötü performanslarıyla sahadaki futbolcu ve teknik ekip. teknik ekip olarak başarının büyük bölümü fatih terim ve ekibinindi diyenler olacaktır. doğru 3 senenin birincisinde yerden kaldırdı, ikincisinde gruptan çıkıp bir adım öteye götürdü. teknik ekip değişirken, futbolcular da değişti, seneye de futbolcular değişecek, sonraki senelerde de. burada dikkat etmemiz asıl çabalamamız gereken tüm bu değişikliklerin ortasında devamlı o gruplardan çıkan bir kulüp olmaktır. yani avrupalı kuralarda gördüğünde bizi grubun her an her şeyi yapabilen sürpriz takımı olarak değil, çekinilecek tecrübeli şampiyonlar ligi takımı olarak nitelendirmeli.
4- taraftar:bir şekilde taraftarı bir araya getirmek gerekiyor. ultraslan'dan zerre haz etmiyorum. olmasalar daha iyi diyorum. aslında yok olsunlar yerine düzelsinler isterim. ama buna en ufak bir inancım yok. çünkü asıl niyetlerini defalarca gözümüze soktular. ama bir şekilde tribünde desteği ateşleyecek birilerine ihtiyacımız var. şu anda hali hazırda kurulu olan da bu grup. ne diyim, kısaca tüm stadı bağırtacak tezahüratlara yönelsinler, yeni canlı besteler yapılsın, her şeyi geçtim top rakipteyken ıslık yapalım yeter. çok bişi yazamıyorum çünkü şu adamlara katlanmak gerçekten zor. ama dediğim gibi yeri geldiğinde ben dahil düşüncemi kendime saklayıp galatasaray'ın önünü kesmek isteyenlere karşı her türlü desteğe vermeye hazır olmalıyız. birbirimize diş geçirmek, üstünlük geçirmek, fikrini kabul ettirmek peşinde koşacağımıza takıma, futbolcuya destek verelim.
bu noktada eleştiriler tabii ki olmalı. taraftar birbirinin üzerine çok gidiyor. tabii ki eleştiren de beğenmediği noktaları eleştirecek. süs biblosu değil ya. garip ve başarıya endeksli bir yapımız olduğunu biliyorum. ama her kulübün taraftarının kendi karakteri var. bizimkinin de iyi ve kötü yanları var. bununla yaşamayı öğrenmeli, sivri kenarları törpüleyerek daha bir huzurlu ve yaşanılabilir ortam yaratmaya çalışmalıyız. ölümüne destek, gık etmeden orada bulunma gibi mottolar yanlış. taraftar da isyan edebilir. unutmayalım bu pis düzenin olmasını sağlayan bizleriz. biz ne istersek, bize onu vermek zorundalar aslında. ama birlikte hareket etmediğimiz sürece ellerindekini bize dayatacaklar. hem zamanımızla hem paramızla rezil olacağız. üstüne üstlük insan denen varlığın en yüce özelliği karşılık beklemeden saf sevgiden oluşan bir tutkudan böylesine adice yararlanmalarına izin vermek çok üzücü.
-----------------------------------------------------------------------
son söz: ulan melo uykularını kaçırdın ibnelerin, dokunmadan şamarı patlattın yüzlerine, ağzını açmadan suratlarına tükürdün, haftalardır umutsuz gözlerle sahada morfin yemişe dönmüş takıma farklı gözle bakmamızı sağladın, çok yaşa!

